Venezuela Krizi Büyürken: Kanada’nın ABD’ye Enerji Bağımlılığı Ne Anlama Geliyor?
- Ahsen Kahveci
- 4 saat önce
- 3 dakikada okunur
14/01/2026
Editör: Ahsen Kahveci
Petrol, güç, açgözlülük, egemenlik, uluslararası hukuk…
Dünyada bir aksiyon-felaket filmi çekiliyor ama bu filmin ne senaryosu var ne de diplomatik bir dili. Fragmanlarla ilerleyen, sahneleri sosyal medyada yayınlanan bir güç gösterisi izliyoruz. Yönetmen koltuğunda Donald Trump var. Beyaz Saray’ın 5 Ocak 2025’te paylaştığı “First Monday of the year Mood” fotoğrafı da bu dönemin ruhunu özetliyor: devlet yönetimi değil, Hollywood estetiği. Ne diplomasi var ne siyasi incelik; sadece güç ve gözdağı.
Trump’ın emriyle Venezuela Devlet Başkanı Maduro’nun evinden alınmasının üzerinden üç gün geçti. Maduro rejiminin baskıcı, yolsuzlukla iç içe ve ülkeyi çöküşe sürüklemiş bir yönetim olduğu tartışmasız. Ancak bugün tartışmamız gereken konu Maduro’nun kötülüğü değil. Asıl mesele, bir devlet başkanının çok taraflı bir hukuk süreci olmaksızın, fiilen devre dışı bırakılmasının uluslararası hukukta nereye oturduğu. “Demokrasi için” ya da “halkın özgürlüğü için” gibi ifadeler kulağa hoş geliyor ama kimse dürüst olalım, bu operasyonun arkasındaki ana motivasyonun petrol olduğunu inkâr edemez.

Uluslararası siyaset literatüründe “Venezuela Plunder” diye bir kavram vardır; Venezuela’nın eşsiz doğal kaynaklarının, özellikle petrolünün, yıllar boyunca yolsuzluk ve kötü yönetimle yağmalanmasını anlatır. İşin ironik yanı şu ki, önce ülkenin kendi elitleri bu kaynaklara çöktü, şimdi ise dış güçler. Yağma el değiştiriyor, mantık değişmiyor. Venezuela yönetimi bugün Amerika’yı “Baskı ve yaptırımlarla ülkemizi yağmalıyor.”
diye suçluyor ama tabloya uzaktan bakınca yaşanan
şey, sadece güç dengelerinin yer değiştirmesi.
Bu noktada biraz geriye gitmek gerekiyor. 1823’te ilan edilen Monroe Doktrini, teoride Avrupa’nın Amerika kıtasına müdahalesini engellemeyi amaçlayan, anti-emperyalist bir söylem taşıyordu. Pratikte ise Latin Amerika’yı Amerika’nın etki alanına sokan bir araç haline geldi. Yirminci yüzyıl boyunca darbelerden ekonomik baskılara kadar pek çok müdahale bu doktrinle meşrulaştırıldı. Trump ise bu çizgiyi başka bir seviyeye taşıdı. Artık “Avrupa karışmasın” demiyor; “Batı Yarımküre bütünüyle bizim, kim yönetecek biz karar veririz” diyor. Bu yüzden bugün bazıları bu yaklaşımı Monroe’dan türeterek “Donroe Doktrini” diye adlandırıyor.
Venezuela bu yeni anlayışın hem örnek vakası hem de ideal hedefi. Devasa petrol rezervlerine sahip ama ekonomik olarak zayıf, yönetiminin meşruiyeti tartışmalı ve ülke içinde güçlü, birleşik bir muhalefet yok. Bu nedenle müdahale hukuku zorlayarak değil, hukuku yok sayarak yapıldı. Üstelik Trump bu operasyonun maliyetinin Venezuela’nın petrol gelirlerinden çıkarılacağını açıkça söyleyerek, çıkarın ne olduğunu saklama gereği bile duymadı.
Peki bütün bunların Kanada ile ne ilgisi var?
Aslında çok doğrudan bir ilgisi var. Amerika günde yaklaşık 21 milyon varil petrol tüketiyor, kendi üretimi ise yaklaşık 13 milyon varil. Aradaki farkı kapatmak zorunda ve bu açığın büyük kısmı Kanada’dan geliyor. Amerika’nın ithal ettiği petrolün çok büyük bölümü Kanada kaynaklı. Dahası, Amerika’daki rafineriler ağır ve asidik ham petrol işlemeye göre ayarlanmış durumda. Kanada’nın petrolü de tıpkı Venezuela petrolü gibi ağır petrol. Yani Trump’ın zaman zaman söylediği “Kanada’nın petrolüne bile ihtiyacımız yok” sözleri, politik bir söylemden ibaret; teknik ve ekonomik gerçeklerle örtüşmüyor.
Eğer Venezuela petrolü yeniden sisteme güçlü biçimde girerse, bu Alberta petrolü için fiyat baskısı yaratabilir. Bu da Kanada’nın pazarlık gücünü zayıflatır. Asıl kritik soru şu: Bu rekabet piyasa koşullarıyla mı şekillenecek, yoksa Washington’daki siyasi kararlarla mı? Çünkü enerji ticareti bir baskı aracına dönüştüğünde, Kanada’nın manevra alanı ciddi biçimde daralabilir.
Kanada bugün Amerika’nın en büyük enerji tedarikçisi ama aynı zamanda Amerikan pazarına yüksek derecede bağımlı. Arktik’te savunma ve altyapı kapasitesi sınırlı, ekonomik olarak ABD’ye derin biçimde entegre. Bu nedenle Venezuela’da yaşananlar Kanada için doğrudan bir tehdit olmasa bile çok net bir uyarı niteliği taşıyor. Kurallara dayalı uluslararası düzen zayıflıyorsa, ülkelerin güvenliği niyetlere değil kapasitelere bağlı hale geliyor.
Ottawa’nın dili bu yüzden son derece temkinli. “Venezuela halkı için demokrasi ve barış istiyoruz ama herkes uluslararası hukuka saygı duymalı” söylemi, ne şiş yansın ne kebap yaklaşımının bir yansıması. Ancak Trump askeri güç kullanmadan da Kanada’yı ekonomik olarak sıkıştırabilir. Gümrük vergileri, enerji ticareti, pazar erişimi… Bunların her biri birer baskı aracına dönüşebilir. “Elbows up” sloganları bu noktada yeterli olmaz.
İşin bir de insani boyutu var. Kanada’da yaklaşık 30 bin Venezuelalı yaşıyo
r. Son yıllarda iltica başvurularında üst sıralardalar ve binlerce dosya hâlâ beklemede. Kanada’ya sığınmış Venezuelalıların sıkça söylediği bir cümle var: “Tümörü aldılar ama kanser hâlâ orada.” Eğer Venezuela daha da istikrarsızlaşırsa, Kanada yeni bir göç dalgasıyla karşı karşıya kalabilir ve geçmişte olduğu gibi özel geçici programlar yeniden gündeme gelebilir.
Tüm bunların üzerine bir de Beyaz Saray’ın dili ekleniyor. Paylaşılan görseller, kullanılan ifadeler diplomasiye değil, Hollywood fragmanlarına benziyor. “Kural tanımıyoruz” diyen, gücünü estetikle yücelten bir dil bu. Sorulan soru açık: Sıradaki kim? Meksika mı, Kolombiya mı, Grönland mı? Yoksa bir gün Kanada mı?
Nezaketin ülkesi Kanada, Trump’ın bu sert ve haşin döneminde ciddi bir sınavdan geçiyor. Nezaket, temkin ve iyi niyet artık tek başına yeterli değil. Bu yeni dünyada asıl mesele, oyunu izleyen mi olacaksın, yoksa oyunun içinde, kuralları okuyarak ve kapasiteni artırarak yer mi alacaksın? Kanada için esas soru tam olarak bu.
(Bu konuyu ve daha fazlasını İrep Çakır’ın anlatımıyla izlemek ve gelişmelerinden haberdar olmak için The Voice of Canada YouTube kanalına davetlisiniz.)
.png)
